Alfredo-Alfredo

  • Arşiv
  • RSS
  • Soru.

Godard: Photography is truth. And cinema is truth twenty-four times a second.

  • 4 ay önce
  • 1
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

İsveçli yönetmen Ingmar Bergman: “Reklamları kabul etmemin ikinci nedeni ağır bir ekonomik kriz yaşamamdı. Birinci nedeni ise bana istediğim herşeyi deneyebileceğim olanaklar sunmalarıydı. Ama yine de endüstrilerin, kültürden yararlanmasını pek doğru bulmuyorum. Zaten bir daha reklam çekmedim.” Daha fazlası ve diğer 8 reklam filmini izlemek için: http://www.bakiniz.com/brisle-elleriniz-tertemiz-ingmar-bergman-reklamlari/

  • 4 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

Bir Rica!

2012 yılına girmeye hazırlandığımız şu günlerde, şüphesiz ki yeni yıldan en büyük dileğim, “önümüzdeki sene görüşürüz xD” gibi esprilerin yapılmamasıdır.

  • 5 ay önce
  • 4
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet
‎”Saçlarımı hep kestimTutacak kadar kalmasın dedimÇünkü bir başkaldırma ancakSaçlarından tutulur”Turgut Uyar
View Separately

‎”Saçlarımı hep kestim
Tutacak kadar kalmasın dedim
Çünkü bir başkaldırma ancak
Saçlarından tutulur”

Turgut Uyar

  • 5 ay önce
  • 32
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet
“Acaba, yarım bıraktığım kitapların kaçıncı sayfasında kaldığımı hatırlayabilecek miydim? Acaba bir zamanlar şu ay meselesi yüzünden sevmediğimi düşündüğüm tabiatı, sever gibi olmuş muydum hiç? Acaba ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden filan bir yerlerden sevmeye başlamış mıydım? Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar?” - Korkuyu Beklerken
View Separately

“Acaba, yarım bıraktığım kitapların kaçıncı sayfasında kaldığımı hatırlayabilecek miydim? Acaba bir zamanlar şu ay meselesi yüzünden sevmediğimi düşündüğüm tabiatı, sever gibi olmuş muydum hiç? Acaba ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden filan bir yerlerden sevmeye başlamış mıydım? Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya hiç sevmemişsem bugüne kadar?” - Korkuyu Beklerken

  • 5 ay önce
  • 33
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

13 Aralık 1980'de devlet terörüne kurban giden Erdal Eren... Unutmayacağız seni asla!

  • 5 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet
Victor Jara umuda şarkılar söylerken…
View Separately

Victor Jara umuda şarkılar söylerken…

  • 6 ay önce
  • 4
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

Love is like a sin my love
For the one that feels it the most
Look at her with her smile like a flame
She will love you like a fly will never love you, again

  • 6 ay önce
  • 2
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

Sınav zamanları dışında kütüphaneyle pek işim olmazdı. Ya uyumak için, ya da sınavlara sessiz sedasız çalışmak için kullanırdım genellikle fakültenin kütüphanesini. İllâ ki önemli bir şey olması gerekiyordu oraya girmem için değil mi?..

1. sınıfın ilk gününde gördüğüm, o günden sonra da bir türlü tanışmaktan öteye gidemediğim biri vardı. Bir kere ağladığını gördüğüm için yanına gitmiştim, öyle güzel, Anna Karina gibi ağlıyordu ki, bir süre uzaktan izledim… Aslına bakarsanız yardımım, bir peçete vermekten öteye gidememişti, çünkü hiçbir zaman tek göremediğim biriydi, hep yanında biri vardı. Hep destek çıkan, yemyeşil zümrüt gözlere sürekli olarak bakan birileri vardı. Ağladığında da peçete vermemle başkalarının gelmesi bir olmuştu…

Onunla olan ilk ve tek diyaloğum da buydu zaten. Birtakım coğrafi ve duygusal uzaklaşmalarım sebebiyle de hiçbir zaman konuşma cesaretinde bulunamadım -tâ ki bu yıla kadar- Sesini duyar duymaz yeniden eskiye gittim. O ağlayan kız, bu sefer de gülücükleriyle de Salvatore’nin Elena’sı gibi olmuştu, iç ısıtıyordu. Hani Salvatore’nin gecelerce yağmur çamur beklediğine değecek kadar sımsıcak bir gülümsemesi vardı. Peki ne yapmalıydım? Aradan geçen 3 senenin ardından konuşmalı mıydım, konuşsam bile nasıl konuşacaktım ki? Karşısına çıkıp 3 senedir yüzleştiğim sorunlardan ötürü bir türlü konuşamadığımdan mı bahsedecektim, yoksa cesaretten yoksun bir insan olduğumu söyleyip tamamiyle batıracak mıydım? Tüm bu ihtimaller dâhilinde, sınavların bittiği günden önceki gün artık “Sınavlar bitsin rahat kafayla konuşayım.” bahanemin son kullanma tarihi de geçmek üzere olduğuna göre, artık konuşmam gerektiğini dimağıma kazımıştım. Hemen Perşembe günü akşam sınav takvimlerine bakmıştım. Evet, o gün okula geliyordu; çünkü sınavı vardı! İçimi bir sevinç kapladı. Epeydir hissetmediğim; ama hissetmeyi de cân-ı gönülden istediğim bir his. Uzun bir süre sonra amatörce, gayr-i ihtiyâri bir şekilde, çocukça bir sevinç, “sevgi” kaplamıştı içimi. Amaçsızca gülümsüyor, soranlara: “Ben de bilmiyorum ki!” diyordum. Varsınlar deli desinlerdi, bananeydi! Sınavdan sonra deliler gibi onu arıyordum. Karşısına çıkıp her şeyi bir çırpıda söyleyip cevabı bile duymadan koşar adımlarla kaçacaktım; çünkü olumsuz bir cevaba hazır değildim. Ben dışarıda yakalarım diye düşünürken, kütüphanede olacağı aklıma yattı birden nedense! Ve yeniden kütüphaneye inmenin verdiği isteksizlikle yaklaştım. Bilgisayarın başına oturmuş bir şeyler araştırıyordu. Arkasındaki sandalyeye oturdum ve 10 cm karelik pencereden güneşin sağ yanağına, saçlarına vuruşunu seyrettim. Ne de güzeldi. Hele o boynu.. Ah bir görseniz! İnsanı kendisine hayran bırakırdı. Her gün milyarlarca insanın tenine dokunan güneş, ancak bu kadar güzel kaplayabilirdi bir vücudu. Bir yandan da bu hissettiğim gerçek hisle, kara geçmişimi karşılaştırıyordum ve bir anlığına utanmışlığım da yok değildi aslında; ama geçmişteki düştüğüm çukurları, yılanın değiştirdiği deriye benzetiyordum. Bir şekilde onların olması gerektiği ve bir süre sonra da onlardan kurtulup yerine daha parlaklarının çıkacağı gibi… Bu uydurduğum hikâyeye kendimin bile inanıp inanmadığını da düşünüyordum. Ne de çok şey düşünüyordum öyle?! Kendimi öyle kaptırmıştım ki, çalan telefonumu bile farketmemiştim. Bir anda herkesin bana bakmasıyla kendimi mülteci gibi hissetsem de, aslında asıl mülteciliği ben kendi içimde yaşıyordum. İçimin taa derinliklerinde bir mülteci gibi yaşayan hislerim vardı ve bunlar bir türlü çıkmıyordu. Birden kendime geldim ve tüm cesaretimi toplayarak, sanki daha içeriye henüz giriyormuş gibi: “Oturabilir miyim?” dedim. “Tabi neden oturmuyorsun, nasılsın, nasıl geçti sınavların?” ile başladı muhabbet. Theodoros Angelopoulos’tan bir trailer açtı. Sonra Seyyar Sahne‘den oyunlara baktı internette. Tiyatroyla ilgileniyordu sanırım. Hoşuma gitti. Gülümsedim. Bunu farkedince o da gülümsedi ve ilk defa gamzelerini gördüm. Bu kadarı fazla olmalıydı. Bu güzelliği görmeyi bile hakedip haketmediğime karar vermeye çalışırken “Dur bir de Facebook’a bakayım, ben kullanmıyorum; ama arkadaşımdan giriyorum nadir olarak.” dedi. Kütüphanede Facebook’a girdiği yetmiyormuş gibi, bir de Facebook’u Google’dan arattırdı. Son.

  • 6 ay önce
  • 6
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet

Tayfur Aydın’ın ilk uzun metrajlı filmi, İz-Rêç, 9 Aralık’ta geliyor. 

  • 6 ay önce
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
    Tweet
← Daha yeni • Daha eski →
2 sayfadan 1. sayfa

Hakkında

Gene Belmondo, gene Belmondo.
  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Soru.
  • Mobil

Effector Theme by Carlo Franco.

Tumblr kaynaklı